11 Mart 2018 Pazar

Otantik Olmak ve Biz Bilinci Oluşturmak



Otantik Olmak ve Biz Bilinci Oluşturmak-------


Otantik olmak; kendi içsel yaşantılarına karşı açık olmak ve dış dünyadan gelen etkileri kendi içsel yaşantılarına göre düzenlemek demektir.

Otantik kişi;öncelikle kendisini iyi tanır, başkalarının ve içine girdiği koşulların farkında olarak kendini nasıl ifade edeceğini özgürce seçer. Neyi, ne zaman, ne şekilde söyleyeceğini yada söyleyip söylemeyeceğini, diğer kişileri ve çevresel koşulları da göz önüne alarak kendisi olarak seçebilir. Yani her şekilde kendisi olmak konusunda bilinç sahibidir. Kendin ol…

Otantik Olabilmek

Gelin birlikte biraz otantik olabilmek nedir, bunu konuşalım.

Otantik olabilmek için kişi öncelikle‘’Kendin ol’’mayı bilmeli ve tercih etmeli.

Peki kendin olmak seçilir mi?

Zaten biz kendimiz değil miyiz?

Kendin Ol‘mak ne demek?


Zaten ‘’Ben Benim’’ diyebilirsiniz.

Ben de size kendin olmak bir tık daha derin diyebilirim. Kendini her durum ve koşulda tanıyan,duyguve düşüncelerinin farkında olan, değerlerini bilen, tutum ve davranışlarının sorumluluğunu alan,her şekilde iyi bir dinleyici, görülmeyeni gören,duyulmayanı duyan, anlaşılmayanı anlayan ve hisseden olabilmek…

Gördüğünüz gibi oldukça zor.

Kendin Olmak ve Otantik Olmak

Otantik olmak ve bunu kendin olarak yapabilmek için öncelikle kendi ihtiyaçlarının farkındalığı ve bunları karşılamaya istekli olmak gerekiyor. Halbuki biz toplum olarak önceliklerimizi hep başkalarına ayırmaya öyle çok alışmışız ki, tersini yapmak bencillik veya kendini beğenmişlikle eş tutulmaya başlamış. Aslında bütün mesele işte burada. Hikayemiz daha çocukken başlıyor. Daha çocukluktan itibaren önceliklerin başkalarına ayrılması kodlanıyor. Hatta annelerimiz ne diyor ‘’Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim’’, işte öncelik kodlaması böyle başlıyor.Psikoterapide kullanılan Şema Terapi’de; değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökleri bulunan şemaların çocukluktaki çekirdek,duygusal ihtiyaçların sağlıklı şekilde karşılanmamasından dolayı oluştuğunu destekler.

İnsana Değer Vermek ve Biz Olma Bilinci


İnsana değer vermek demek, o insanı gereksinmeleri içinde algılamak ve kabul etmek demektir. İnsanların temel gereksinmelerine saygı duymayan aile, iş, toplumsal ortamlar bu gereksinmeleri görmezden gelseler de, aslında o ihtiyaçlar hep ordadır. İlk fırsatda bu ihtiyaçlar bağırmaya başlar. Bu durumda aslında bugün içimizde patlayan yanardağların sebebi daha önceden yaşadıklarımızdır. Bugünün çözümü aslında hep dünden gelmektedir.Bu yüzden bitmemiş işlerimizle yarına başlamamak gerekir.



İnsana neden değer vermeyi zorlaştırıyoruz?


En büyük neden ‘’sen ve ben’’ anlayışı kullanmamız. Biz bilincinden uzak oluşumuz, çünkü bu şekilde yetişiyor oluşumuz…


Ben varım, anlamlıyım; sen varsın, anlamlısın;biz birlikte anlamlıyız bilincinden uzak olmamızdır.Sen - Ben anlayışının içinde korku, güvensizlik duygusu,kontrol etme isteği ve arzusu vardır. Diğerlerinden daha üstün ve daha değerli olduğu izlenimi vermek için çaba vardır. Çünkü aslında kendini olduğu gibi tam ve eksiksiz görmez, kendi anlamının farkında değildir. Kendisi ile barışık birey olmadığı için korkusunu bastırarak, başkalarını ezen ve hükmeden bir davranış şekli gösterdiği gibi aksine kendini kurban rolüne sokarak ezik ve depresif hissedebilir.
Biz Bilinci’nin olduğu ortamlarda bu korkular ortadan kalkar ve insanlar ne ise o olmaktan çekinmeyip gelişmeye ve Kendileri Ol ‘maya başlarlar. Ailede, işyerinde, toplumda birbirlerine gerçek insan olarak ahenkli,huzurlu, proaktif bir iletişimin yapı taşları olurlar. İnsana değer verilmeyen yerde olumsuzluk ve değersizlik oluşur. Onun için insan ilişkilerinde iki seçeneğimiz var ; ya değer vereceğiz ya da değersiz kılacağız.

İç dünyalarımızda kendimiz ile olan ilişkimiz sağlam ve koşulsuz değilse, yani kendimizin sınırlarını bilmiyorsak, tek ve eşsiz oluşumuzun kavramını anlamamışsak, yaşamımız anlamlı görünmüyorsa, ilişki içinde olduğumuz insanları da sağlam ve koşulsuz değerli görmemiz mümkün olmayacaktır. Yani biz otantik olma kavramını özümsememişsek, kendimiz de olamayız, biz bilincine de varamayız.



Öznur Yılmaz Berk

Profesyoel Koç / Nlp Master



8 Mart 2018 Perşembe

Kadın Olmak


Kadınlık olgusu aslında varoluşumuzdan bu yana insanlığın bir parçasıdır. Her canlının bir dişil bir de eril özü bulunur içinde. Çünkü insan olmanın tamamlanmışlığı ve bütünlüğü bu şekilde simgelenir. Ben küçükken daha televizyonlar henüz siyah beyazken, Pazar sabahları en sevdiğim şey Pazar kahvaltımız sırasında Amerikan Kovboy filmlerini ailem ile birlikte seyretmekti. Filmleri izlerken kadın aktörlerin olmadığı sahneler sıkıcı gelirdi ve hep derdim ki ‘’Dünyada kadınlar olmasa ne renksiz olurdu dünya!’’ Şimdi de aynı şeyi düşünüyorum. Biz kadınlar renkli balonlar gibiyiz bu evrende …
Peki bu dünyaya bir kız bebek olarak gelirken, nelere evet diyoruz hiç düşündünüz mü? Peki acaba bebekken ‘’kız bebek’’ veya ‘’erkek bebek’’ olduğumuzu biliyor muyuz? 
Kız Çocuk Kimliği ve Cinsiyet Kalıp Yargıları
Kız çocuk olarak dünyaya geldiğimizde oyuncak olarak bebekleri biz mi seçiyoruz? Ya giysilerimizdeki renkleri? Sanrım bebek olarak dünyaya geldiğimizde pembe renk giymek istemesek de kız bebek olarak dünyaya geldiğimiz için pembe giysiler giymeye ‘’evet’’ demiş şekilde kabul edilerek başlıyoruz hayata. Böylece ‘’Pembe pembe gönlüm sende’’ mırıldanarak ortalıklarda salınıyoruz ☺ Peki daha sonra ne oluyor?
Oyunlar; evcilik oyunu ile üzerimize daha o yaşlarda roller belirlemiyor muyuz sizce? Yemekler yapıyor, bebeklerimize annelik yapmaya başlıyoruz. Bunun yerine eğer bebekler yerine arabalar, toplar ve tüfeklerle oynamak istesek, annemiz babamız soluğu kesin doktorda alıyor. Merak ediyorum deneysel bir araştırma yapsak ve kız bebeklere hiç bebekler verilmese, onlar oyuncak bebekleri tanımasa, onun yerine erkek çocukların oyuncakları olarak kabul edilmiş arabalarla oynamasını deneyimleseler sonuç ne olur acaba? Kız bebekler arabaları oyuncak olarak kabul edeler mi bilmiyorum ya da doğuştan belli bir kod ile mi geliyoruz pembe renklere ve oyuncak bebeklere kim bilir ?
Aklımda böyle deli sorular..
Ben de biraz  kaynaklardan yararlanarak araştırma yaptım. Sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Bizler dişi ya da erkek cinsiyeti ile doğmakta, yetiştirilirken toplumun cinsiyetlerine özgü rollere göre kız ya da erkek çocuk olmayı öğrenerek büyümekteyiz. Biyolojik cinsiyetin aksine toplumsal cinsiyet farklılığı sosyal yapılandırmaya göre farklılıklar gösteriyor. Toplumsal cinsiyetimizin tanımı (gender) ya da cinsel kimlik (gender identity) ise, bireyin kadın ya da erkek olma konusundaki algısı ve başkalarının cinsiyetlerini tanımasıyla ilgili bir tanım. Araştırmacılar bu konuda cinsel kimlik üç yaşına kadar oluşmakta olup, daha sonra çocuklar kendi cinsiyetlerini oluşturan özellikleri kavramakta ve kendi cinsiyetlerine uygun davranışları benimsemektedirler, diyor.
  • Psikanalitik Kuramın temsilcisi olan Freud‟a göre; çocukların kişilikleri Oral, Anal, Fallik, Gizil ve Genital olmak üzere dört psiko-seksüel dönemden geçerek şekillenmekte ve cinsel gelişim bu sürecin temelini oluşturmakta.
  • Bandura ise bu konuda Sosyal Öğrenme Kuramı’nı ödül, ceza ve taklit üzerinde yapılandırmış. O’na göre çocuk yeni davranışları, diğer kişileri gözlemleyerek taklit etmektedir. Çocuk kendi cinsiyetine uygun olan davranışlardan dolayı ödüllendirildiğinde cinsiyetine uygun olan davranışları taklit etmeye devam etmektedir. Dolayısıyla, erkek çocuk babasını gözlemleyerek erkek gibi olmayı, kız çocuk da annesini gözlemleyerek kadın gibi olmayı öğreniyor.
Üç aşamada cinsel kimlik belirlenmesinden bahsediliyor kaynaklarda;
- Temel Cinsellik Kişiliği Aşaması (Basic Gender Identify): Çocuğun kız ya da erkek olduğuna ait fiziksel farklılığı anlaması aşamasıdır.
- Cinsel Denge Aşaması (Gender Stability): Çocukların cinsiyetlerinin her zaman aynı kalacağı, kız ve erkek olarak büyüyeceklerini anladıkları aşamadır.
  • Cinsel Korunum-Cinsel Sabitlik Aşaması (Gender Constancy-Concervation): İnsanların yüzeysel birtakım farklılıkları olsa bile cinsiyet değişikliğinin olmayacağı düşüncesinin geliştiği aşama. Örneğin; “Erkekler saçlarını uzatsa da kadın olamazlar, kadınlar pantolon giyse de kadındırlar.” kavramına ulaşmaktadırlar. Diğer yandan Bem (1981) tarafından geliştirilen Cinsiyet Şema Kuramına göre, cinsiyetleri ayrıştırma süreci, toplumun kadınsı ve erkeksi özellikleri tanımlamasına dayanıyor. Bu kurama göre, cinsel tiplemenin ana belirleyicisi şemalardır.
nar Kundin ol file kadın olmak
Cinsiyet Rolleri ve Kabullenme
Cinsiyet rollerine dayanan şemalar çocukların bilgiyi sınıflamasına yardımcı olmakta ve bu süreç içinde kız ve erkek rollerine ilişkin bilgileri kazanmaktadırlar. Kısaca şema; çocuğun cinsiyetine ilişkin davranış biçimlerini gerçekleştirmesi için gerekli davranış planını belirliyor. Böylece, çocukken hem kız hem de erkek tiplerine ait şemalar oluşturuyoruz ve daha sonra kendi cinsiyetimize göre uygun örneklerle karşılaşınca bununla ilgilenip, çeşitli sorularla bu ilgilerini pekiştiriyoruz. Böylece her birimiz kendi cinsiyetimize uygun olan kadın ya da erkek rolünü benimsemeye çalışıyoruz.
Cinsiyet şema teorisinde, daha çocukken öncelikle aktivitenin, davranışın ya da objenin kıza özgü mü yoksa erkeğe özgü mü olduğuna karar veriyoruz. Eğer bir çocuk “Yemek yapmak kadın işidir.” ya da “Erkekler balık tutarlar.” diyorsa iyi şekillendirilmiş cinsiyet şeması var demektir. Oyuncak seçimlerini kaynaklardan araştırıken ilgimi çeken diğer  bir tanımlamadan bahsedeceğim.
Cinsiyet Kalıp Yargıları ve Toplum
Cinsiyet kalıp yargıları toplumdaki bilim, din, fikir, efsane ve geleneklerin bir örneği.
Yani, cinsiyet kalıp yargıları öğreniliyor, geliştiriliyor, transfer ediliyor ve değiştirilebiliniyor, bu durum, toplumsallaşmanın bir parçası. Bu kalıplaşmış algılamaların gerçekle hiçbir ilişkisi olmayabiliyot, ancak kalıp yargılara “sanki gerçekmiş” gibi inanıyoruz.
Yani toplumdaki algılama kalıpları; kadınları ve erkekleri belirli kalıplar içinde algılamaya yol açıyor. (Cüceloğlu, 2002). “Cinsiyet Kalıp Yargı Ölçeği” ve annelerin çocuklarının oyun ve oyuncak tercihleriyle ilgili düşüncelerini öğrenmek için de araştırmacılar tarafından hazırlanan bir anket formu kullanılmış. Araştırma sonucuna göre; çocuklardaki cinsiyet özelliklerine ilişkin kalıp yargılar, annenin eğitim düzeyinin yükselmesi ile birlikte artış göstermiş. Bununla birlikte; erkek çocukların kız çocuklara göre daha kalıp yargısal oldukları belirlenmiş. Ayrıca anne eğitim düzeylerinin çocuklarının öncelikli olarak tercih ettikleri oyuncak seçimlerini etkilemediği görülmüş. Çocukların cinsiyetlerinin, kendilerinin tercih ettikleri oyuncakları seçerken etkili olduğu belirtiliyor.. Kız çocukları bebek ve mutfağa ilişkin oyuncakları seçerken, erkek çocukların ise araba, kamyon, tabanca gibi oyuncakları tercih ettiği görülmüştür.
Çocuklar cinsiyet kimliklerini öğrendikten sonra oyun ve oyuncakları cinsiyetlerine uygun seçmeye başlamakta ve ailelerinden öğrendikleri kız ve erkek özelliklerini oyunlarına yansıtmakta. Genellikle erkek çocuklar asker, kamyon gibi oyuncakları tercih ederken; kız çocukları ise bebek ve ev eşyası gibi oyuncakları tercih etme eğiliminde oluyorlar. Genellikle de Süpermen, uzay adam gibi fantastik karakterler ve erkek çocukların fantastik oyunlarına ilham veren televizyondaki çizgi filmler ve rollerin erkek çocuklar için uygun olduğu düşünülüyor. Bu bağlamda çocukların cinsiyet özelliklerine ilişkin kalıp yargıları üzerinde çok önemli etkisi olan ailelerin çocuklarının toplumsal cinsiyet gelişimlerini gerçekleştirmeleri için cinsiyet kalıp yargıları konusunda bilinçlendirilmeleri gerektiğini anlıyoruz.Hem kadınsı hem erkeksi özellikleri içeren androjen cinsiyet rolünü kazandırmaya teşvik edilmesi ,çocuğun yeteneklerini açığa çıkarma şansını yukarı çıkarıyor.
Toplumda Cinsiyet Kalıpları
Biz insanlar dişi ya da erkek cinsiyeti ile doğmakta, yetiştirilirken toplumun cinsiyetlerine özgü rollere göre kız ya da erkek çocuk olmayı öğrenerek büyümekteyiz. Biyolojik cinsiyetin aksine toplumsal cinsiyet farklılığı sosyal yapılandırmaya göre farklılık gösteriyor. Kadınlar ve erkekler hakkında sahip olunan genel düşünceler “cinsiyete ilişkin kalıp yargılar” (sex stereotypes) olarak adlandırılmakta. Türk kültüründe ve diğer kültürlerde de erkeklere ait kalıpyargıların ayırt edilmesi ve erkek rollerinin daha fazla vurgulanmasına önem verilmesiyle ilişkili olduğu düşünülebilir. Ayrıca, toplumumuzda erkek çocukların daha baskın karakter olmasını isteme eğilimi var. Bunun sonucunda; erkek çocuklara özgü olarak düşünülen roller; erken yaşlarda daha çok vurgulanmakta, sosyalleşme sürecini erkek çocuklar, kız çocuklarına göre cinsiyete ilişkin kalıpyargılara daha çok bağlı olarak geçirmekte. O halde toplumda cinsiyete göre davranış şekillerimiz ailede ve yetiştiğimiz çevreye oldukça bağlı. Belki de bu bağlamda çocuklarımızı yetiştirirken annelere ve babalara bu konuda uzmanlar tarafından destek verirse  aslında her zaman var olan fakat zamanımızda daha çok gündeme gelen bir çok istismar , taciz ve cinsel sapkınlıklarda önemli ölçüde azalma olur.
Biz kadınlara büyüdükçe söylenen ‘’elinin hamuru ile ile karışma ‘’ hipnozu ile kendi potansiyelimizi kısıtladıkça güvenimizi kaybetmeye, evet dedikçe hayallerimizden vazgeçen oldukça düşlerimize hizmet etmeyi unuttukça, bedenlerimizde ne taşıdığımızın farkında olabilir miyiz ?
Kaynak: e-Journal of New World Sciences Academy
2011, Volume: 6, Number: 1, Article Number: 1C0376

Öznur Yılmaz Berk
Koç&Eğitmen Nlp Master

31 Aralık 2017 Pazar

Bu zamanda sıradışı olan kazanır

kendin ol ...yaşam terzisi
Bu zamanda sıra dışı olan kazanır…
Bu zamanda aynı kalan kaybeder. Neden mi aynı kalan geride kalır. Bu yüzden devamlı değişime , dönüşüme ayak uydurmalıyız. Nasıl mı ?Bir kere bilmeyi bırakmalıyız .Bir şey biliyorum dediğimiz an biz dururuz. Öğreniyorum daha doğru bir kelime. Çünkü dünyada bildiğini sandığın her şey bir başka açıdan hiç bilmediğin bir bilgiye dönüşür. İnsan daima kendisini geliştiren bir varlık. Bu yüzden öğrenmeyi ve keşfetmeyi hiç bırakmamalı bana göre. Bunun için esnek olmayı bilmeli. Köşeleri değil yuvarlakları olmalı yaşama karşı. İş hayatında ve özel hayatında biraz meraklı olmayı bilmeli. Çocuk gibi soru sormalı. Bir yolla yapamadığını tekrar tekrar farklı yollarla denemeli . Denemediğini deneme gibi… Gitmediğin yere gitmek , yemediğin şeyleri yemek gibi Bu denemelerinden keyif almalı .

Şimdiye kadar yaptığımız her şey bizim sınırlarımızı oluştururken, denemediğimizi deneyerek sınırlarımızı aşmış, algımızı genişletmiş oluruz.Tüm bunlarla birlikte dünyamızı genişletmiş oluruz. Bunun okulu yok. Bu yaşam becerisi. En güzel en öğretici en faydalı okul bana göre. Kendini tanıman için ,yeni dostluklar kazanmak için, yeni yerler görmek ve öğrenmek için en doğal yol
 ‘’sıra dışı yaşam becerileri’’. İnsan her şeyi beş duyusu ile algılar ve anlamlandırır. Deneyimleri ile şemalara sahip olur. Bu böyleyken insan tek bir deneyim ile bir konu hakkında ne kadar iddia edebilir ki. Onun anlamını ve algısına düşen ilizyonu değiştiğinde belki de bir şey biliyorum o da hiçbir şey bilmediğimdir diyebilir.O halde bu yeni yılın ilk günlerinde biraz sıra dışı becerilerimizi artıralım. En basit haliyle her zaman araba ile gittiğimiz iş yerimize toplu taşıma ile gitmeyi deneyimleyebilirsiniz.

İnanıyorum ki o gün büyük keyif alıcaksınız . En önemlisi şehirde yaşamayı daha iyi soluyacaksınız . Deneyimlemek sizin karşınızdakine karşı anlayışınızı, değiştirecek. Bununla birlikte ilişkilerinizde olumlu bir değişim yapacaktır.Bir başka örnek her zaman büyük alışveriş merkezlerinden yaptığınız alış verişinizi belki semt pazarından yapabilirsiniz. Yada yaz tatilinizde hiç denemediğiniz yamaç paraşütünü deneyimlemek size şimdiye kadar hep uzaktan bakan ve seyreden senin dışına seni çıkartacak ve yapamam dediğin sınırında yaparıma dönüştürecektir. İnsanın her şeyi yapabilme kudreti çok büyüktür. İnsan kendi potansiyelinin kapısını açtığında yapabileceği mümkün olan şeyleri gördüğünde hayrete düşer.

Kişisel gelişimi, temelde iki boyutda ele aldığımızda. Muhakeme, değerlendirme ve beceriler boyutu olarak. Bir problemi çözme yaklaşımı muhakeme boyutuyken , kendimize yeni bir yetenek alanı ile geliştirmek beceri boyutu olarak tanımlayabiliriz. Bu bize dinleme , empati kurma , gözlem yapma farkındalığını sunar . Yüksek bilince doğru yol almamıza katkı sağlar ki bu da bizim yaşam kalitemizi yukarıya çıkarır.Sıradan değil sıra dışı olan kişiler çocuklarına da farklı bakabilmeyi öğretirler. Bağımlı değil , yaratıcısı ve eylemsel açıdan özgür bireyler olurlar. Bugün dünyada ki tüm buluşlar sıra dışı düşünme becerisinden olmuşlardır.

Bizden sonra gelen yeni nesillere sıradışı bakabilmeyi ve düşünebilmeyi farklı deneyimlerle gelişebilmeyi öğretmek bu teknoloji çağında en aranan özellik olduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden öğrenilmiş otomatik tarzımızdan, yapan gelişen, deneyimleyen olalım ve mucizeler karşılaşın hepimizi. Düşleyen bir dünya olsun 2018.

Öznur Yılmaz Berk

Koç & Eğitmen Nlp Master

25 Aralık 2017 Pazartesi

SENDEN BİR PARÇAM





Sabah oluyor ve yavaş yavaş aydınlanıyor etraf yepyeni bir gün başlıyor . Her gün kendine doğarken ben dünden kalan ben ile uyandım bu sabah. 
Bedenim yorgun , zihnim dolu tıpkı dolu bir bardağın içindekini boşaltmadan yeni bir şeyi kabul edemeyeceği gibi bende yeni olan her şeye doluydum. Ya içimdekileri boşaltacaktım yada ağırlıkla olduğum yerde kalacaktım. Boşaltmayı seçtim. Önce döktüm içimdekileri ,sonra bir boşluk kapladı içimi bir süre devam etti içimde ki boşluk. Her şeye rağmen yavaş yavaş hava girmeye başlamıştı nefes aldığımın farkına vardım. Hafif bir meltem esintisi gibi ılık ılık sanki içim. Durgundum bir o kadar huzurlu. AHA dedim. Değişim başlıyor. Esmeye başlıyor ve kendi kokumu duymaya başlıyorum. Neden bu zamana kadar istemediğim şeyleri almışım yanıma ,bana ait olmayan bir dolu düşünce ile kaplamışım zihnimi ve doldurmuşum kendimi. Bak artık sadece bana ait olanla ilgiliyim. Çünkü biliyorum ki ben kendimi anlamadıkça dış dünya ile sadece savaşırım.Anlamıyorum diye debelenir dururum. Biliyorum okurken bu satırları bende böyleyim diyorsun. Biliyorum hepimiz girdik bu döngüye .Zaten acımadan iyileşmez yara ,acımayan da yara olmazmış. Bir sır vereyim mi ?Yaranın acısına izin ver . Çünkü izin verirsen kabuk bağlar ,tatlı tatlı kaşınır ve hiç yokmuş gibi gözden kaybolur gider. Dünya yaşantısı da buna benzer işte…

Yeni bir yıla girerken sanki bu yıla doğmuşsun gibi tüm bildiklerini unutsan , içindeki sevgiyle baksan karşındakine,meraklı olsan , yaratsan, kaynağınla bir olsan Düşlesen ve düşün ile bir olsan. Varlığını kucaklasan. Canın ne istiyorsa yapsan. Bol bol gülsen ,kahkaha atsan. Çocuk gibi oynasan. Kim ne der diye düşünmeden tanımadığına selam versen, avazın çıktığı kadar bağırsan . Ağaçlara sarılsan. Öyle sabah gidip akşam dönmesen işe onun yerine istediğin zaman gitsen gitmediğin zamanlarda işini yanında taşısan ,üretsen var etsen. Olmaz değilde olur desen. İnsan olsan tüm duyularınla hissetsen ,aşık olsan insana olan aşkın başını döndürse ,kıymetli olsan hem de çok kıymetli ,arada sırada kendinle dalga geçsen. Çok gezsen çok dolaşsan. Sevgiyle dolup taşsan ne dersin ?

2018 tüm bunlarla sen olsan . Sevgi olsan.

Mutlu seneler. Yeni bir yıla girerken senden bir parçam…



24/12/2017


Öznur Yılmaz Berk

11 Eylül 2017 Pazartesi

YALNIZLIK SENFONİSİ







Yalnızlık Senfonisi


Son günlerde sık sık kişilerin ağzından özellikle genç bayanlardan duyduğum bir kelime Yalnızlık. Tabii bunun yarattığı sendrom içinde, kişi kendini yalnızlığa teslim ediyor. Mutsuz hissediyor. Onun peşinden kaygılar , korkular bir anda tüm zihni kaplıyor.Yargılar bu sefer başkasına değil kendimize doğru yapılıyor. Yargılarımız olmalı bununla birlikte sınırlayıcı olmamalı.

Aslında tek istediği şey var mutlu olmak. Bunu ancak karşı cins ile bir birliktelik kurduğu zaman geçeceğini varsayıyor. Henüz kendisi ile ilişki kurmadan bir başkasının bu boşluğunu dolduracağına inanarak yanlış ilişkiler ve ayrılışlar yaşıyor. Sonra döngü devam ediyor . Yine olmadı ben yalnızım ve kimseye güvenmiyorum.

Peki nerede hata var. Mutlu olmak ,güvenmek isterken yine aynı sonuçla başladığımız yere neden ve nasıl dönüyoruz. Hikayelerimiz birbirinden farklı olmasına rağmen insanız ve mekanizmamız aynı. Hangi girdiyi zihnimize alırsak o çıktıyı veriyor mekanizmamız. Zaten güç olan ve sınıf da kaldığımız durumda bu . İsterken istediğimizin tam tersi sonuç almamız. Bana göre kişi yalnızım diyerek şikayet ediyorsa, ilk yapacağı şey önce yalnızlığı kendi içinde ki anlamını tanımlamalı ve kabul etmeli. Yalnızlık anlamı ile temas etmeli . Mindfull bilinç farkındalığını kullanmalı. Yalnızlık düşüncesinin kendi içinde yarattığı şemayı anlamalı. Neden kaçıyor bunu bir ilişkiyle doldurma arzusu ve bağımlığını tanımlamalı sonrasında o duygudan özgürleştirmeli bedenini. Kişi yalnızlığın kendi var oluşunun en gizemli anlarını oluşturduğunu fark ettiğinde, kendisi ile olmanın bolluğu ve bereketiyle ,özgürlüğünün şükrünü yaşar. Bağımlı olma halinden kurtulur. Çünkü kişi yalnız olduğunda tanır kendisini ,yalnız olduğunda içinde bulunduğu karışıklığın çıkış yolunu bulur. Yalnızken aldığı kararlar güçlü ve doğru kararlardır. Kendi içsel gücü ile bir olduğu , yaratıcı yanı ile buluştuğu anlar hep yalnız olduğu zamanlardır.

Kişi kendisi ile olan YALNIZLIK ilişkisini sevgiye çevirince, artık yalnızlığından keyif ve mutluluk alır. Herkesin kendini çoğaltan ilişkiyle tanışmasını dilerim. Bunun için harekete geçip yalnızlığımızı tanıyalım. Sevgili Yasemin Sungur harika bir proje başlattı . #harekete geç sloganı ile girmiş olduğumuz tüm tünellerden çıkabiliriz. O halde içinde bulunduğunuz durum her ne iste #harekete geçerek kendimizi yanımıza alalım. Bunun için ilk hareketiniz bedeninizde bu yalnızlığı tanımlamanız ve bunun bedeninizde yarattığı hisse odaklanarak ve ona dikkatinizi çevirerek o duyguyu bedeninize yaşatmanız olmalıdır .Sonrasında o hissi serbest bırakarak yerine sizi yalnızlık hissinden çıkaracak mekanı , ortamı, olma halini imgelemek ve zihninizden başlayarak tüm bedeninizi bu hisle doldurmak olabilir.

Kendi zenginliğinizle birlikte sevgiyle ve farkındalıkla kalmanızı dilerim.

Öznur Yılmaz Berk

Profesyonel Koç & Nlp Master

2 Temmuz 2017 Pazar

Duyguların İzini Sür









Bir süre ara verdim. Başka işler girdi araya ne yaşarsam gün içinde, farkında olmadan biriktiriyordum. Çünkü her yaşadığım bir duygu hissettiriyordu. Artık öğrenmiştim. Oyun oynamayı… Her gelen hissin nerede olduğuna bakmak, bu duygunun neden, nereden geldiğini sormak, bana ne gösterdiğini ne öğrettiğini bulmaya çalışmak benim oyunum olmuştu.

Siz hiç oynadınız mı bu oyunu?

Hadi şimdi oynayalım ne dersiniz?

Düşünün biraz bugünü nasıl geçirdiniz, neler yaşadınız, kimlerle konuştunuz, yolda, arabada kimlerle karşılaştınız, ya da bugün daha fazla ne ile uğraştınız? Mesela hep bir şeylere yetişmeye çalışmış olabilirsiniz, ya da hep birilerine bir açıklama yapmak zorunda kalmış, kendinizi anlatmaya çalışmış, ya da hiç olayla bir ilginiz olmadığı halde hep sizin dışınızda ki konular dönüp dolaşıp size gelmiş ve sizin yüzünüzden olduğu söylenerek suçlanmış olabilirsiniz. Şaşırırsınız muhtemelen ve anlam veremezsiniz.

Siz hiçbir zaman bir kişiye karşı suçlayıcı konuşmamanıza rağmen size suçlu muamelesinin yapılmasına…

Gerçekten neden böyle olur sizce? Burada bir enerji alışverişi vardır.

Bazen bize ait olmayan enerjilerle dolu oluruz. Bu bizi oldukça yorar. Sıkışıp kalmış hissederiz kendimizi, keyifsiz ve sinirli oluruz. Duyarım bazen, kaçıp gidesim var derler. Her şey çözümsüz, ağır ve zor gelir. Ruhun bir yerlere kaçıp gitmek ister. Zihnin ve bedenin buna izin vermez sonra zaman en büyük ilacın olur.

Ne yaparsan yap ne olacaksa o süreç içinde olur. Zaman durumu yönetmiştir. Ortalama üç gün sonra ne görmen gerekiyorsa, ne duyman gerekiyorsa, ne hissetmen gerekiyorsa yavaş yavaş anlamaya başlarsın teslim olur, akışta olmayı öğrenirsin.

Şimdi size önerim karşılaştığınız her durum için bir dakika durup kendinize dışarıdan bakıp düşünmeniz. Yazmayı sevenler bir kağıt kalem alsınlar o anki duygu, düşüncelerini yazsınlar. Yazdıkça daha netleşecek görülmesi gerekeni görebilecekler. Yazmayı sevmeyenler ise nerde olurlarsa olsunlar sadece bir dakika bedenlerinin dışına çıkabilmeyi başarırlarsa bunu bedeninizden süzülüp dışarıya doğru çıkmak deriz. Çıkabildiğiniz kadar yukarı çıkıp oradan bakmak tıpkı dünyayı uzaydan seyreder gibi bakın kendinize, durumunuza, yaşadığınız olaya, verdiğiniz tepkiye sorun her şey mümkün olsaydı nasıl olurdu, neye ihtiyacınız var?

Nasıl bir kaynağa ihtiyacınız var?

Yaşadığınız bu durum size neyi gösteriyor? Ne demek istiyor?

Tüm bunlara bakıp derin derin nefesler aldığınızda beta düzeyinden alfa düzeyine iner daha sakin ve olumlu düşünmeyi başarabiliriz.

Zihnimiz bize oyun oynarken yaşamla oyun oynamaktan vazgeçmek niye… Zihnimiz bize oyun oynar bunun farkında olursak bu oyuna iyi bir lider olabiliriz.

Yaşamımızın direksiyonunu başkalarına bırakmaz, kendimiz kumanda edebiliriz. Tıpkı sanal bir oyunda kendi seçtiğimiz avatarın kullanıcısı olduğumuz gibi.

Yaşamımın sanatçısı olmak istiyorum diyorsanız zihninizin oyunlarına karşılık vererek onunla oyun arkadaşı olabilirsiniz. Oyun oynarken arkadaşımıza uyum sağladığımız gibi zihnimizin bizde yarattığı duygularımızla uyumlu olmak ve dengemizi kurmak bir sanatçının ruhunun dansı gibi ahenkli ve eğlenceli olur. İşte o zaman keşif başlar ve yaşamdan zevk almaya başlarsınız. Zaman zaman kendimizle dalga geçmeyi de unutmamak gerek

Duygularınızın izini sürmeye devam edin…

Sevgilerimle,

Öznur Yılmaz Berk
Koç & Eğitmen Yazar

yaşamterzisi
www.narkendinol.com
www.oznuryilmazberk.com

7 Haziran 2017 Çarşamba

OYUN ve PSİKOLOJİK YAKLAŞIM



OYUN ve PSİKOLOJİK YAKLAŞIM

Oyun ve çocuk ile ilgili okuduğum kaynaktan derlediğim bu yazıyı okuduktan sonra hepinizi oyuna davet ediyorum. Psikolojik tedavide oyun terapisini kullanmanın gerekliliğini tam anlayabilmek için öncelikle  oyunun psikolojisi hakkında bazı temel bilgilerin bilinmesi gerekir. Zamanımızda oyunun ‘’insanlık kadar eski ve evrensel’’ olduğu görüşü kabul edilmiştir. İlk kez yazılı kaynaklara ve arkeolojik kazıların ulaştırdığı bilgiye göre, oyunun çok önceden beri insanın hayatının bir parçası olduğu kanıtlanmıştır. Antik Yunan düşünürleri Aristo ve Plato’nun da çocuk oyunları hakkında görüşleri olduğunu görüyoruz. Plato çocukların gelişimlerini dönemlere ayırmış ve özellikle 3-6 yaş çocukları için oyunun önemine değinmiştir. Aristo  çocuğun gelişiminin dönemsel olarak ele almış ve çocuk eğitiminde oyun ve fiziksel araştırmaların öneminden bahsetmiştir. Alman psikolog (Wundt) ise 1832-1920 oyunun, canlının zevk alma arzusundan kaynaklandığını ileri sürmüş, Wundt’a göre oyun çocukların severek yaptıkları bir uğraştır ve her oyun ‘’gerçek hayatın ‘‘ taklididir.

Çocuklar yetişkinlerin günlük uğraşlarını oyun olarak oynarlarken aynı zamanda kendilerini de yetişkin hayata hazırlamaktadırlar. Psikanalitik kuramın kurusu, Freud oyunu bilinç dışı mekanizmalara bağlamıştır. Freud’a göre bilinçaltındaki eğilimler oyun yolu ile realiteye dönüşmektedirler. Freud oyunun insanın travmatik yaşantıları iyileştirdiği ve zihni ‘temizlediğini ‘ileri sürmüş,çocukların oyun oynayarak üst benliğin kabul etmediği arzularını giderdiğini gözlemlemiştir.  Freud'a göre gerçek yaşamdaki kabul edilmeyen saldırganlık, cinsellik gibi duygu ve davranışlar oyun yolu ile dışa vurulmaktadır. Freud oyunun yeni şeyler öğrenme, beceri kazanma üzerine olumlu etkilerinin olduğundan özellikle  bahsetmiştir.


Literatürü taramaya devam ettiğimizde; Erikson (1963)çocukların gelişimine paralel olarak çocuğun psikososyal gelişiminin bir yansımasıdır demiştir. Çocuklar oyun oynayarak, karşılaştıkları yeni duygu, düşünce ve olaylarla başa çıkmayı öğrenirler. Erikson’a göre oyun çocuğun benlik gelişiminde çok etkilidir. Bilişsel gelişim kuramcısı Vygostsky ( 1896-1934) göre oyun yeni şeylerin keşfidir. Oyun çocukların içsel çatışmalar ve çelişkilerinin bir sonucudur. Çocuklar oyunlarında gerçek yaşam deneyimlerinden hatırladıkları unsurları yaşanmış olaylardaki ilişkileri kullanırlar. Özellikle okul öncesi dönemde çocukların gereksinimleri için çok önemlidir. Bir diğer taraftan Piaget (1969)’a göre oyun çocuğun deneyimlerini, bilgilerini ve anlayışını birleştiriyor. Piaget oyun oynayan çocuğun, bilinen şemalarını küçük değişikliklerle tekrar uygulamasını sağlayarak mevcut becerilerini geliştirdiğini ifade etmiştir.

Özetleyecek olursam; Oyun, çocuğun hayal gücünü ve yaratıcılığını geliştirir. Oyundaki oyuncaklar çevredeki herhangi bir gerçek nesnenin taklidi halindedirler. Çocuk oyuncak üzerine ‘‘denemeler’’yaparak ‘‘gerçek’’ hayatta karşılaşacağı şeylere hazırlanır. Çocuk zihninde canlandırdığı yaşam tecrübeleri ile çevresindeki karmaşık örüntülere ve uyarıcılara uyum provası yapar. Taklit davranışlar olarak başlayan oyun, git gide ‘’gerçek’’ hayattakine benzer bir hal alır. Çocuk empati kurmayı, kurallara uymayı,başka insanlar ile etkileşim halinde olmayı,bir arada yaşamanın kurallarını da öğrenmeye başlar. Oyun yolu ile çocuk, kendi duygularının farkına varmayı, dürtülerini kontrol etmeyi arzularını bastırmayı öğrenir. Tüm bunlar çocuğun sonraki hayatında karşılaşacağı ortamlara uyum sağlamasını kolaylaştırır.Yeterince oyun oynamayan çocukların yeni bir çevreye uyum problemleri yaşadıkları ileri sürülür. Oyun yolu ile ‘’fazla enerjisini ‘’ harcaması ve daha rahat hareket etme alışkanlığı elde eder.


Biz yetişkinler oyuna ‘’oyun’’ gözüyle bakarken çocuklar için oyun gerçeğin ta kendisidir. Bir çocuk oyun oynayarak ‘’kısıtlanmış’’ çocuk dünyasının sınırlarını aşarak, çok isteyip fakat yetişkinler tarafından uygun bulunmayan arzularını doyurmak için kendilerine ‘’yeni bir dünya oluştururlar’’


Çocuk ile oyun oynamak her şeyden önce anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi güçlendirmede çok olumlu etkisi vardır.Oyun oynayan çocuk sevildiğini,değer gördüğünü,önemsendiğini düşünür.Buda çocuk gelişiminde yetişkin dönemlerinde sağlıklı birey olması bakımından çok önemlidir.


Oyunun kuramcılar bakış açısı ile önemini aktardığım gibi, ister çocuk olalım ister yetişkin oyun oynamaktan hiç vazgeçmeyelim. Oynayalım ve oynatalım…


Öznur Yılmaz Berk


Koç& Eğitmen

07/06/2017


Kaynak: Sultanberk Halmatow Oyun Terapisinde Pratik Teknikler

20 Mayıs 2017 Cumartesi

MUTLU OLMAK İÇİN BİLİNÇ DENETİMİ




MUTLU OLMAK İÇİN BİLİNÇ DENETİMİ

Mutluluk hep istediğimiz, bir o kadar da hep kovaladığımız aslında ne olduğunu tam da bilmediğimiz bir anlam bana göre. 2300 yıl önce Aristole erkeklerin ve kadınların her şeyden önce çok mutluluk istedikleri sonucuna varmış. Mutluluk kendi başına istenen bununla birlikte sağlık, güzellik, para ya da güce de sırf bunun, için değer vermemizi sağlayan birşey. Fakat görülüyor ki geçen bu zaman dilimi içinde bugün daha uzun yaşamamıza daha sağlıklı olmamıza , daha fazla şeye sahip olmamıza rağmen hala mutluluğu arıyoruz.

Bunun sebebi insanoğlunun doyumsuz olması mı ?


Her zaman elimizdekinin bir fazlasını mı istememiz ve keyifsiz oluşumuz ve mutluluğu hep dışarıda aramamız mı ?

Aslında mutluluk şans eseri bulunan , rastlanan bir şey değildir. Paranın satın alacağı bir şey hiç değildir. Gerçek olan mutluluk dış olaylarla değil onları nasıl yorumladığımızla ilgilidir. O halde hepimiz bu durumu öğrenmesi, geliştirmesi gerekir. İçsel yaşantımızı denetlemeyi öğrendiğimizde her zaman mutlu hissedebiliriz. Yaşamlarımızla ilgili algılarımız , yaşamlara biçim veren pek çok gücün sonucudur. Bu güçlerin çoğu bizim denetimimiz dışındadır. 
Görünüşümüz, bünyemiz, mizacımız için yapabileceğimiz fazla bir şey yoktur. Ne zaman doğacağımızı, nasıl bir zamanda yaşama geleceğimizi ne bilebilir ne de karar verebiliriz.
 Bütün bunlara rağmen kendi bilinç denetimimiz elimizdedir. Kendi eylemlerimiz denetleyebildiğimiz ve kendi kaderimizin patronu olduğumuz, karar anlarımız her zaman vardır.
Bu anlar bizim olmasını sağladığımız an’lardır. Bu bir sporcunun rekorunu kırmaya çalışırken yaşadığı sürece benzer. Her insan kendini geliştirmek için binlerce fırsat ve onu zorlayacak durumlarla karşılaşabilir.

Yarışı kazanan sporcunun belki kasları ağrımış , yorgunluktan başı dönmüş olabilir bununla birlikte skora ulaştığı an onun en iyi , en mutlu anı olabilir. İnsanın yaşamını kendi denetimi altına alması hiçbir zaman kolay değildir. Ve zaman zaman acı verir. Masallarda da kahraman hep sonsuza kadar mutlu olabilmesi için bir yolculuğa çıkar. Bu amaç uğruna korkunç canavarlarla, kötülüklerle çarpışır. Mutluluğa ulaşmak için bir uğraş verme algısı insanoğlunun mutluluğu her zaman uzakta aramasına sebep olmuş. Bununla birlikte içinde mutluluğu aramasına engel olmuştur. Mutlu olup olmamamız aslında iç uyumumuzla ilgilidir. Bizler her zaman mutlu olmak mutlu hissetmek isterken daima buna kendi bilincimizle engel oluyoruz. Biz aslında her anın içinde ki ödülleri bulmak için kendimizi geliştirmeliyiz. Eğer her anın akışından anlam bulmayı ve zevk almayı öğrenirsek dışarıdan gelen toplumsal denetimin yükünden özgürleşip bir şey yapma zorunluluğundan kurtulmuş oluruz.

Yaşam Denetimini bilinç denetiminin belirlediği gerçeği insanoğlunun varlığından beri söylenmiştir.

Eski Delhi ‘de kahin’nin ‘Kendini bil’ ile dediği budur. Aristotle de bunun farkındadır ve o da buna ‘ruhun erdemli etkinliği ‘ demiştir. Klasik antik çağda Stoacı filozaflar aynı konuyu vurgulamışlardır. Ben de kendin ol diyorum. Freud ‘un dediği ise zihnin üzerinde denetim kurmak için id ve süper egoyu yönetmek. İd, genlerin hizmetkarı , süperego toplumun uşağı. Bunların karşısında duran ego ise gerçek ihtiyaçlarımızı temsil ediyor. Bilinç üzerinde denetim kurma teknikleri Doğu’da oldukça gelişmiştir. Hindistan’da yogi disiplinleri, Çin’de Taocu yaşam yaklaşımı ,Budizm ve Zen öğretileri hep dış kuvvetlerden kurtulup kişinin özüne dönüp özgürleşmesini anlatır. Bilinç denetimi sadece bilişsel bir beceri değildir. En az zeka kadar ,bilinç denetimi de duyguların ve iradenin birlikte çalışması ile mümkündür. Nasıl yapılmasını bilmek yeterli değildir. Çünkü bilginin alışkanlıklarımız üzerine uygulanması acı verecek kadar ağır bir süreçtir.Bilinç olmasaydı, olup biteni yine bilirdik. Onlara karşı tepkisel ve iç güdüsel bir tepki verirdik. Bilincimiz sayesinde , duyularımızla iletişime geçip onların bize söylediklerini duyup, tartabiliyor ve uygun bir biçimde tepki verebiliyoruz. Ayrıca bilinç sayesinde daha önce var olmayan bilgiler ile hayal kurabiliyor ,yazılar yazabiliyor,bilimsel kuramlar yapabiliyoruz.

Aslında hepimiz ‘dışardaki’ gerçeklikle her ne olursa olsun,yılarca bilincin içindekileri değiştirerek kendimizi mutlu ya da mutsuz edebiliriz. Eğer bir şeyi arzular ya da bir şeyi başarmak istersek ve bunun farkına varırsak bilincimizde niyetleri yaratmış oluruz. Eğer mutlu olmaya niyet edebilirsek her şey daha farklı olabilir. Niyetler aynı zamanda biyolojik gereksinmeler veya içselleştirilmiş toplumsal hedeflerin şekillendirdiği bilgi parçalarıdır. Aynı zamanda dikkatimizi başka nesnelerden uzaklaştırıp belli nesnelere çeken bir manyetik alan görevi görürler. Kişi niyetinde neden istediğini değil sadece istediğini ifade eder. Bu tıpkı toplumumuzda tüketim algısının yaratılması üzerine satın alarak mutluluğu yaratacağımız saplantısı gibidir. Bilinç denetimimizle bunun farkına varabiliriz.

Önce mutlu olmaya niyet etmekle bilinç denetimi ile başlayabiliriz.



Sevgilerimle

Öznur Yılmaz Berk

Profesyonel Koç & Eğitmen





Kaynak: Mutlu olma Bilimi

Prof.Dr. Mihaly Csikszentmihalyi




3 Nisan 2017 Pazartesi

Kendini Yenmek




KENDİNİ YENMEK



Bundan birkaç sene sonra bugüne baktığımızda içinden geçtiğimiz dönemi daha iyi anlayacağız.

İnsanlık tarihi boyunca neler gelmiş neler geçmiş. Her dönemde bir öğretisi, bir öğreteni ve öğrencisi olmuş insanoğlunun. Aslında öğretmende öğrencide kendisi olurken, nedense içine bakmayı değil dışarıdan gelecek yardıma odaklanmış. Karşımıza ne çıkarsa çıksın zıtlıkların karşısında ki anlayışımızla ve uyumumuzla çözeriz ve ilerleyebiliriz. Bunun adına kendini yenmek diyorum ben.

Kendime yenilecek miyim? yoksa kendimi yenecek miyim. ? İşte bütün mesele burada.

Kendini yenmek ciddi bir iş.


Kendini yenmek için kendini tanımalısın .

Her türlü zayıflığını , her türlü güçlü yanınla temas etmelisin. Duyularından onların sende oluşturduğu duyumlardan ve düşüncelerini nasıl etkilediğinin ,onları davranışlarınla nasıl yönlendirdiğinin farkına varmalısın. Bunun için biraz kazımalısın derinin altını , arada kanamalı yara açılmalı , acımalı sonra yavaş yavaş izin vermelisin iyileşmesine, zaman tanımalısın belki biraz beklemeli , hiçbir şey yapmamayı öğrenmelisin. Tepkisel olmaya o kadar alışmışız ki sadece tepki vermeden gelip geçmesine izin vermek zor geliyor. Karşıdan gelen yumruklar senin canını acıtıyor. Hele bu yumruklar kendin olunca daha da acıyor canın. Neden bu kadar dövüyoruz ki kendimizi. Neden bu kadar nefret ediyor ve sevmiyoruz kendimiz olmayı. Biz diğerlerinden yabancılaşmıyor , kendimizden yabancılaşıyoruz. Gelen duygumuzdan onun getirdiği dürtüden korkuyoruz . O andan itibaren onu ya yok sayarak duyarsızlaştırıyor ve kendimizi kocaman ve yalan bir mutluluğun içine atıyoruz. Ya da onun bizi devirmesine ve yok etmesine izin verircesine hareketsiz kalıp dayak yiyoruz.

Yapacağımız tek şey her geleni bir deneyim olarak kabul etmek. Oluşuna izin vermek. Çünkü o oluş bazen sana bazen diğerlerine senin üzerinden hizmet ediyor. Ona hizmet ederken senin içinden geçmesi senin o parçanı iyileştirmesinden sen kendini iyileştirip onarırken diğerine de fayda oluyorsun. Böylelikle bir ağ gibiyiz. Birbirimize bağlıyız. Kendi bağlarımız ne kadar sağlam , sağlıklı ve güçlüyse diğerlerini taşımamız da o kadar kolay olur. O halde ne olursa olsun her durum ve koşulda gözlemci olarak olana sadece izin verelim. Olanı olduğu gibi algılayıp anlayalım. Kendi içimizde ki programlarımız hemen devreye girecektir. Baktık ki programımızla olan uyumunda bir kopukluk var ve arıza çıkaracak o halde uyumlu olarak olmasını istediğimiz sonuca ulaştıralım kendimizi. Çünkü o anda bile olan geride ve geçmişteki zaman diliminde kalmış .Biz ise bu anda o anı nasıl yaratırsak onuda o ölçüde değiştirebilecek güçteyiz. O halde biriktirme hiçbir şeyi.

Kendini yenmek için şimdi de ol ve kendini şaşırt .

Kendini yönet ki geleceğini ve hayatını yönetesin.

Sen kendini yendiğinde, seneler öncesine gidip baktığında artık sevgiden başka bir şey göremezsin.


Sevgilerimle

Öznur Yılmaz Berk



Dünyanın En Büyük Mucizesi

Og Mandino’nun Dünyanın En Büyük Mucizesi adlı kitabından,

Tanrı’nın muhtırası,
Gönderilen: Sen, Gönderen: Tanrı
“Beni dinle. Sana bu dünyayı ve hakimiyetini verdim. Sonra tam potansiyeline ulaşman için, bir kez daha sana elimi verdim, evrendeki hiçbir yaratığa bahşedilmeyen güçler verdim.
Sana düşünme gücü verdim.
Sana sevme gücü verdim.
Sana seçme gücü verdim.
Sana gülme gücü verdim.
Sana hayal etme gücü verdim.
Sana yaratma gücü verdim.
Sana plan yapma gücü verdim.
Sana konuşma gücü verdim.
Sana dua etme gücü verdim.
Seninle sınırsız bir gurur duyuyorum.
Sen benim son eserimsin, benim en büyük mucizemsin.
Tam bir yaşayan varlık. Her iklime, her güçlüğe, her zorlamaya uyum sağlayabilen. Benden yardım beklemeden kendi kaderiyle başa çıkabilen. Kendisi ve insanlık için en iyiyi, içgüdüleriyle değil düşünceyle gösterebilen. Böylece, başarı ve mutluluğun dördüncü kuralına geldik; hiçbir meleğime vermediğim bir güç bu.
Sana seçme gücü verdim.” Og Mandino



12 Mart 2017 Pazar

SINAV






Merhaba,
Bugün günlerden sınav diye uyandı Türkiye. Ygs sınavı var bugün. Türkiye ‘de öğrenciler heyecanlı ,aileler heyecanlı bugün. Ne güzel. Heyecan güzel eğer doğru yönetilebiliyorsak. O da bir duyum . Bir duygu durumu diğerleri gibi…


Yıllardan beri bu ülkede hep sınava giriyor insanlar. Okul ve eğitim sistemi çoktan seçmeli .Sistem gereği başarı ve gelecek onun başarı veya başarısızlıkla ölçülmesine dayalı maalesef.
Bu ülkede yaşıyorsak bunun dışında kalabilmemiz pek mümkün değil elbette. Sisteme uyum sağlamalı çünkü bizi hedeflerimize ve hayallerimize taşıyan bir köprü o sadece. Bu yüzden kendimizi kaygıya ,korkuya ve endişeye sürüklemeye hiç gerek yok. Hepimiz gibi bende geçtim gençlik yıllarımda o süreçlerden, neden korktuğumu ve heyecanlandığımı sorgulamadan dışarıdan gelen algıyı hiç filtre etmeden almış olmamdan dolayı sınavın ilk dakikalarında gelen tuvalet ihtiyacımla kendi potansiyelimin önüne kaygı ve korkumun geçmesine izin vermiştim bile. İşte şimdi bunun için bu çağrım.Heyecanlanmak çok normal hatta faydalı fakat kıvamında olmalı. Bunun için zihninizin gücünü kullanmanızı öneriyorum. Çünkü duygu durumunu dışarıdan aldığımız uyaranlarla yaratırız .Siz kendi iç sesinizle beraber olun. Önce kendinizi yanınıza alın. Kendi bilgilerinizi ve kendi farkındalığınızı. Çalışabildiğiniz kadar karşınıza çıkan soruların cevaplarının o cevap anahtarında olduğu bilgisine odaklanın. Bunun için berrak bir zihne ve yaratıcılığa ihtiyacınız var. Kaygı ve korku zihninizde ki bilgileri bloke eder . Onların önüne geçer ve sizi kilitler. Çözüm için zihniniz yapamıyorum değil nasıl yapabilirim sorusuna yanıt verir. Unutmayın içinizde bir bilge var. Onunla çalışmaya kendinizi açarsanız onun yardımını alırsınız. Ancak o yardıma siz kendinizin farkında olduğunda ve kontrol sizde olduğunda gelir. Aslında biliyor musunuz ?


Tüm yaşam boyu bu böyledir. Çünkü asıl sınav yaşamda ki sizin onunla kurduğunuz uyumdadır. Varoluşunuza izin verdiğiniz ve kendiniz ol’ma yolunda ilerledikçe size hep bir sınav verir.Zihninizle ve kalbinizle uyumlu olmanız ve kendi otantik durumunuzu ortaya çıkarmak için. İşte bugün eğitimde yapılan bu sınav keyifli yaşam yolculuğunuzda ki duraklardan bir tanesi … Şimdi alın kendinizi yanınıza korkusuzca, cesaretle yürüyün. Kendiniz olun, kendinize güvenin yeter.

Sevgilerimle

Öznur Yılmaz Berk
yaşamterzisi
www.narkendinol.com
www.oznuryilmazberk.com

Koç & Eğitmen Yazar